Enstitü Sosyal, öğrencilerin başarısını yalnızca akademik hedefler ve ders planlarıyla sınırlamayan dil gelişimi, sosyal-duygusal iyi oluş ve okul iklimini bir arada ele alan “Yeni Eğitim Yılına Başlarken” paneli düzenledi.
Enstitü Sosyal’in Üsküdar’daki genel merkezindeki panelde, dil gelişiminin öğrenme ve ifade becerisindeki rolü, sosyal-duygusal gelişimin akademik hazırbulunuşluğa etkisi ve destekleyici bir okul ikliminin önemi somut örnekler ve vaka analizleri üzerinden tartışıldı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Gürlek, burada yaptığı konuşmada, erken çocukluk döneminde dil gelişiminin çocuğun tüm hayatını şekillendirdiğini söyledi.
Gürlek, konuşma güçlüğü çeken çocukların sosyal hayattan koptuğunu ve akademik başarılarının derinden sarsıldığını belirtti.

Kızı Bahar’ın 3 yaşında aniden başlayan kekemelik sürecini anlatan Gürlek, konuşma bozukluklarının yaklaşık 100 çocuktan 5’inde görülebildiğini aktardı.
Konuşma zorluğunun çocuğu içe kapattığına dikkati çeken Gürlek, şöyle devam etti:
“Bir konuşma bozukluğu çocuğun hayatını derinden etkileyen bir süreç haline geliyor. Çünkü artık bir noktadan sonra konuşmak istemiyor, kendini ifade etmek istemiyor. Mesela parka gidiyoruz. Bir akranı geliyor, kızım ‘salıncak’ diyemiyor. Sonra çocuk yanından ayrılıyor, dönüp ağlamaya başlıyor. Artık çocuk parka bile gitmek istemiyor, arkadaşlarıyla iletişim kurmak istemiyor. Şimdi onun eğitim hayatını, cemiyet hayatını, iş hayatını düşünüyorsunuz, ne gibi zorluklarla karşılaşacağını düşünüyorsunuz.”
Doç. Dr. Gürlek, kızının 5 yaşında hiç takılmadan “arı vız vız” şarkısını söyleyerek bu eşiği aştığını dile getirerek, terapist yönlendirmeleri ve aile desteğinin önemine işaret etti.
Yalnızca tavsiyede bulunmanın yetersiz olduğunu dile getiren Gürlek, “‘Efendim, çocukların dil gelişiminde çocuklar ekran kullanmasın.’ İyi de bunu söylemek kolay, bunu herkes söyler. Uygulamada ne yaptık biz? Çocuklar evde ne kadar konuşmaya maruz kalıyor? Ne kadar konuşuyor anne ve baba çocuklarla? Öğretmenlerimiz, velilerimiz model olmalı.” diye konuştu.
Erken yaşta kaliteli dile maruz kalmanın önemi
Davranış Bilimleri üzerine akademik çalışmalar yapan Prof. Dr. Şule Alan ise insanın doğadaki temel üstünlüğünün fiziksel güçten değil, dili kullanarak koordine olabilme ve sosyal-duygusal beceriler geliştirebilme yeteneğinden kaynaklandığını söyledi.
Azim, sabır, merak ile empati gibi özelliklerin akademik ve bilişsel başarının ana girdileri olduğuna dikkati çeken Alan, insanın diğer canlılara kıyasla gelişimini tamamlamadan erken ve güçsüz doğduğunu vurguladı.
Prof. Dr. Alan, insan beyninin dil yatkınlığı haricinde birçok mekanizmayı hazır kodlarla dünyaya getirmediğini, bu durumun başlangıçta bir dezavantaj gibi görünse de adaptasyon açısından en büyük avantaja dönüştüğünü anlattı.
Bilişsel ve sosyal gelişimin temelinin erken çocukluk döneminde aile ortamında atıldığının altını çizen Alan, 24 aylık bir çocuğun gelişiminde, maruz kaldığı dil zenginliğinin kritik rol oynadığına işaret etti.

Kelime zenginliğine ve kaliteli dile maruz kalmayan çocukların testlerde akranlarının gerisinde kalabildiğine aktaran Alan, bu durumun çocuğun temel zekasındaki bir eksiklikten değil, çevresel ve dilsel uyarandan yoksun kalmasından kaynaklandığını, zengin bir dil maruziyetinin çocuğu bilişsel olarak öğrenmeye hazır hale getirdiğini belirtti.
Prof. Dr. Alan, çocukların sosyal-duygusal ve dil gelişiminde okul ortamının, öğretmenlerin ve ev içi iletişimin belirleyici rol oynadığını kaydederek, aile içi iletişimsizlik ile aşırı ekran kullanımının oluşturduğu riskleri dile getirdi.
Aile ortamında ‘Çocukların davranışlarının genetik yatkınlıktan mı, yoksa rol model almaktan mı?’ kaynaklandığını belirlemenin güç olduğunun altını çizen Alan, okul ortamında ise öğretmenin etkisiyle bu gelişimin açıkça ölçülebildiğini söyledi.
Okullarda son 20 yıldır yapılan çalışmaların çevresel faktörlerin gücünü kanıtladığını ifade eden Alan, “Öğretmene sosyal-duygusal gelişimle ilgili eğitimler verdiğimizde, öğretmeni azim, sabır, merak ve empati konusunda geliştirdiğimizde, çocuktaki etkiyi ölçebildiğimiz için bunun okulda gelişebilirliğini bir şekilde kanıtlamış oluyoruz.” dedi.
Öğretmenlerin ve ebeveynlerin sergiledikleri tutumlarla doğrudan model olduklarına dikkati çeken Alan, şunları kaydetti:
“Çocuğa ‘Sen azimli ol, sabırlı ol.’ diye dikte etmenize gerek yok. Çocuğa, diğer çocuğa haksızlık yaptığında özür diletiyorsunuz ya o çocukta empatiyi geliştiriyor. Siz önünde çocuğun hata yaptığınızda ve hatanızdan ders aldığınızda, çocuğa azimli olmayı gösteriyorsunuz. Siz telefonunuzla çok uğraşmadığınızda çocuk da sizi dinliyor. Çocuğun akran, okul ve aile çevresini düzenlediğimizde çocuk bunlardan etkilenir. Çocuk ‘yapma’ dediğinizden değil, yaptığınızdan etkilenir.”
“Bir okulun iklimi ve duygusu, en az ders başarısı kadar önemli”
Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan da okul güvenliği ve öğrenci gelişimi için “okul iklimi” ve duygusal bağın akademik başarı kadar kritik olduğunu söyledi.
Şiddet ve uyumsuzluk vakalarının yalnızca dezavantajlı okullarda değil, akademik ve sosyoekonomik profili yüksek başarılı okullarda da yaşanabildiğine işaret eden Armağan, “Bir okulun iklimi ve duygusu, en az ders başarısı kadar önemlidir. Bir çocuğun uzun süre yalnızlık çekmesi ve gerçeklikten kopması, dönüp bakılması gereken ciddi bir disiplin vakasıdır. Yönetimin, öğretmenler odasının ve öğrencinin birbirinden koptuğu kurumlar yerine, güven ve iletişim merkezli pedagojik bir iklim inşa etmek zorundayız.” diye konuştu.
Armağan, okullarda yalnızca akademik skorlara odaklanmak yerine kurumun genel duygu atmosferini iyileştiren ve öğrenmeyi merkeze alan modellerin yaygınlaştırılması gerektiğini belirtti.
Eğitim ortamlarında verimli bir öğrenme sürecinin inşa edilebilmesi için güven duygusunun, aidiyet hissinin ve merakın okul ikliminin merkezine yerleştirilmesi gerektiğini dile getiren Armağan, okul ikliminin varlığını ölçen temel kriterin bireylerin kendilerini o kurumun bir parçası olarak görüp görmemesi olduğuna işaret etti.
Armağan, merak duygusunun okul ve sınıf yönetiminde merkeze taşınması gerektiğini dile getirerek, yeni jenerasyonda gözlemlenen en büyük sorunlardan birinin de “sebat ve azim eksikliği” olduğunu sözlerine ekledi.

Afyonkarahisar’da uyuşturucu operasyonu: 1 tutuklama